8 Ocak 2014 Çarşamba

ALTIN KENTİ KONSTANTINIYYE

“Yahudi, Türk, Hıristiyan hepsinin türlü akidesi var. Gel gör ki hepsi aynı Tanrı’ya ALTIN’a tapar”
Constantinople to his Friend in London’dan 1730

Sultanlar yaz sıcağında genellikle saraydan denize nazır köşklere taşınırdı. Burada, meltemin verdiği tatlı bir serinliğin içinde, kimilerini ilk bakışta gerçekliğinden şüpheye düşürecek kadar güzel manzaranın tadını çıkartırlardı. Haliç ve Boğaziçi’nin kesiştiği noktada, deniz, üzerinden hiç eksik olmayan kayıklarla alabildiğine uzanırdı. Öyle çok kayık vardı ki, Melchior Lorichs’in 1560 yılına dair anlattıklarına bakılırsa, kimi zaman gemi direği ve yelkenden neredeyse suyun yüzeyi görünmezdi. Ufak tefek bir yığın kayık (limanda çalışanların sayısı toplam 15.000 civarındaydı) devasa gemilerin arasından sinek gibi süzülürdü. Şehrin uzak uçlarıyla merkez arasında günlük yolcu trafiği ağını kuran bu kayıklar, tepe üstü suya pike yapan martılar ya da denize dalıp çıkan yunuslar kadar süratliydi. Kürekçilerin bağırışları ve ıslıkları limanı Napoli’den bile gürültülü kılardı. Konstantiniyye başkent ve liman olma özelliğini Londra ya da Lizbon’dan daha fazla bir araya getirirdi. Deniz sadece şehrin kalbine kadar sokulmakla kalmamıştı- şehrin kalbiydi aynı zamanda.

Sarayburnu’ndan karşı yakaya bakıldığında, sağda, yeşil bahçelerin, selvi korularının ve Anadolu’nun ilk tepeciklerinin önünde yükselen beyaz kubbeleri ve minareleriyle köylerin, camilerin ve sarayların birbirine karıştığı Üsküdar görünürdü. Sol tarafta, Haliç’in tam karşısında, yeşil sebze bahçeleriyle süslü, gri b,ir kulenin taçlandırdığı, kırmızı damlı evlerin bir anfiteatr gibi dizildiği Galata bulunurdu.

Galata’nın iki kilometre kadar sol tarafında uzanan bölge, boylu boyunca, saray tophanesi ve teraneleriyle beraber, Sultan’ın deniz kuvvetlerinin merkezi ve Dünya’nın en büyük deniz ana üslerinden biriydi. Etrafını saran yüksek duvarlarla şehir içinde şehir gibi görünen tersane, aynı anda 200 kadırganın birden inşasına müsaitti. 1650 yılına ait bir resimde, yan yana dizilmiş kırmızı damlı otobüs garajlarını andırmaktadır. Tersanenin yanında barut ve cephane fabrikları bulunuyordu. Bunların yanında Osmanlı Donanması karargâhının 1516 yılında Gelibolu’dan buraya nakledilmesinin ardından Kaptan Paşa’nın sarayı eklendi. Kaptan Paşa kısa süre içinde Divan’da oturma hakkı edinerek ve Galata ile Ege adaları üzerinde yetki sahibi kılınarak Konstantiniyye’nin önde gelen memurlarından biri oldu. Donanma erleri Türkler, Rumlar ve Dalmaçyalılardan meydana geliyordu. Bunlara İtalyanca Levantino (Levanten) sözcüğünden gelen levent adı verilirdi. Genellikle Venedik modeline göre yapılan kayıklara ise Patrona, Riyala ya da Kaptan gibi yarı-İtalyanca isimler konurdu.
./…
Her 6 Mayıs günü Hıdrellez sırasında, bir tiyatro gösterisini andıran törenlerle Konstantiniyye sanki bir deniz başkenti olmanın tadını çıkartırdı. Kaptan Paşa ve donanma komutanlar, kayıklara ve yelkenlilere doluşmuş vaziyette kendilerini izleyen halkın gözleri önünde tersaneden çıkar, deniz üzerinde ağır ağır süzülerek Haliç’ten Yalı Köşkü’ne gelirlerdi. Burada maiyetiyle birlikte beklemekte olan Sultan kendilerini huzura kabul eder, kaftanlar armağan eder ve iyi yolculuk dilekleriyle başarı temennilerini iletirdi. Surlardan gelen sağır edici top sesleri ve kadırgalardaki bandoların çaldığı marşlarla selamlandıktan sonra filoyu alır ve Ege adalarına doğru teftiş ve vergi toplama gezisine çıkarlardı. 1583 yılında ilk İngiliz sefiri William Harborne, Kaptan Paşa’nın “bayraklar ve flamalarla kuşatılmış, yaldızlarla ve resimlerle süslenmiş otuz altı kadırgasının yola koyuluşuna “ şahit olmuştu. Tören her 8 Mayıs günü Venedik Düka’sının yaldızlı kadırgası Bucentauro ve beraberindeki yüzlerce küçük gemileriyle birlikte Adriyatik’e bir nikâh yüzüğü atmak üzere denize açıldığı “denizin nikâhı” töreni kadar görkemliydi. Tarihlerin, maksadın ve ihtişamın benzerliği Venedik etkisinin Konstantiniyye’deki deniz yaşamına pek çok bakımdan nufuz ettiğine işaret eder.

Ticaret gemileri Eminönü ve Galata’nın, sarayın aşağısında ve karşısında yer alan rıhtım ve iskelelerine demirlerdi. Liman o kadar derin ve korunaklıydı ki, en büyük gemiler bile kıyıya uzatılan kalaslar vasıtası ile yükünü doğrudan boşaltabiliyordu. Yunanlıların ilk yerleşimlerinde site için burasının seçilmesinin nedenlerinden biri limanın böylesine nitelikli oluşudur. Gemi yanaştığı zaman kaptan Osmanlı gümrük memurlarına kargo bildirimini verir, daha sonra memurlar kendi kontrollerini yapardı. Yüzde 3 veya 5’lik gümrük vergisi ödeninceye kadar bir yeniçeri güvertede beklerdi, ödeme makbuzunun kendisine iletilmesinin ardından boşaltma işlemi başlardı. Galata ve Eminönü’nün meyhaneleriyle çarşıları limanın nabzının attığı yerlerdi. Buraları, iş ve içki peşinde her gün sayısız tüccar, hamal ve denizci doldururdu. Kış aylarında Osmanlı Donanmasının 120 civarındaki gemisi tersanenin kızaklarında yatarken, sefahat sözcüğü yerine Galata meyhanelerinde leventlerin yaptıkları anlatılırdı.

Konstantiniyye Akdeniz kıyılarının en büyük şehri ve en büyük limanlarından biriydi. Lehistan’dan Eflâk’a, Orta Avrupa’dan Belgrat yoluyla Edirne’ye, Venedik’ten Adriyatik’e ve oradan Dubrovnik’e ve Balkanların sarp dağlarına kadar Osmanlı İmparatorluğundaki tüm bağlantılar ve ticaret yolları başkente çıkıyordu. Ayda en az bir kez, iki bin civarında katır ve deveden oluşan kervanlar Üsküdar’a varırdı. Bunlar İran körfezi ucunda yer alan büyük liman kenti Basra’dan ve Suriye’den gelirdi. Konstantiniyye Marsilya, Venedik, İskenderiye ve Kırım’dan uzanan deniz ticaret yollarının son durağıydı. Güney Amerika İspanyollar için neyse Karadeniz de Osmanlı İmparatorluğu için oydu. 1592–1774 yılları arasında buranın ticaret hacmi Osmanlı tebaasına ayrılmıştı.

“KONSTANTİNİYYE- Dünyanın Arzuladığı Şehir 1453–1924”
Philip MANSEL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder