2 Şubat 2014 Pazar

BİLGİ SAHİBİ OLMADAN FİKİR SAHİBİ OLMAK & ŞEHİR EFSANELERİ

"Randa yelkenin markroni yelkene göre kullanımı daha zordur... Sağanaklı havalarda..randanın kumandası çok zordur. Ani sağanaklarda epey sıkıntı yaratır. Alanya-İskenderun hattında randa yelkene uygun havalar varsada, Güney Marmarada ve Ege de  uygun ruzgar nadir bulunur...Markroni yelken donanımlı slop,kotra vb tekneleri tek başına kullanmak kolay iken randa yelken için bir yardımcı gerekir sanırım. Hele..hele randa yelkenin kavançasını rüyamda bile görmek istemem.....
Bu nedenlerle olsa gerekir..Günümüzde randa donanımlı tekneler pek tercih edilmemektedir..."

Yaşını başını almış, denizlerde dolaşan, tekne sahibi birinin ettiği laflar bunlar. Çok eminim belki çocukluk veya gençliğinde, ama belki, latin yelkenli tekne kullanmıştır. Ama eminim doğru donatılmış bir randa armalı tekne kullanmamış olduğu yukarıda yazdıkları ip uçlarını veriyor.

Öncelikle sağnaklı havalarda neden randa'nın kumandası zor? Sormak gerek. Ani sağnaklarda epey de sıkıntı yarattığını vurguluyor.  Emin olun ki randa armanın markoniden daha fazla zorluğu yok. Hatta zaman zaman çok daha kolay ve dengeli.

Beyefendi markoni donanımlı sloop, kotra vb tekneleri tek başına kullanmak kolay iken randa yelken için  bir yardımcı gerektiğini "sanıyor". Demek gerçekten hiç kullanmamış.
Hele hele randa yelkenin kavançasını rüyasında bile görmek istemiyor. O kadar bilgisi yok.

Bu, tam da, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak durumu. Veya sağdan soldan duydukları o da olmadı uzaktan bakarak gördükleri ile işin altından kalkamayacağını anlayıp dolaysız olarak konuyu- durumu- metayı "pislemek".

Ama hiç şaşırmıyorum. 
Çok iyi yelkenci ve denizci olduklarını bildiğim, üstelik klasik tekne sahibi de olan kişiler bile sadece uzaktan gördükleri, asla kullanmadıkları randa arma konusuna "veba"lı gibi yaklaşıyor, heves edenleri de yollarından saptırıyorlar. 

Yanımda her konu açıldığında, hele bir de çok bilmiş tavırlarla randa armayı yerin dibine sokmaya kalktıklarında ben de tırnaklarımı çıkarıp ne cehaletlerini bırakıyorum ne de denize ve denizciliğe saygısızlıklarını.

Bu randa armayı "pisleyenler" genellikle dünyaya "at gözlükleri" ile bakanlar. Ufuklarını bir türlü genişletemeyen fikir ve uygulama tembelleri. Örneğin randa armalı küçük ve orta boy teknelerde yelken vinçi olmamasını bir türlü anlayamıyorlar. Oysa basit makaralar ile palanga sistemleri hem işleyişi hem de işlevi kolaylaştırıyor. "Hazretler" için yelken vinçi olmayan bir tekne "olamaz!!!".

Yukarıya koyduğum son iki resim Trilye dönüşünde 28-30 knots rüzgarda seyir fotoğrafları. 
Tayo-Mar tam 7 metre boyunda. Görüldüğü gibi ana yelkende bir camadan- Bocurum kapalı - Trenkete ve flok full. 

Yine, Tayo-Mar 30-35 hava da gördü. Bana mısın demedi.

Derdim insanlara bulaşmak değil. Derdim, geçmişte kullanılan bizim de yelken tarihimizin bir bölümünü oluşturan klasik armaları unutturmamak ve gelecek nesillere aktarabilmek.

Denizci Der De, Dediği Ne Demek ?

Orsapoca Bir Mektup
Mustafa Pultar


Sayın abilerim!

Evvelemirde
hâl ü hatırınızı sorar, ellerinizden öperim. İnşallah iyisinizdir. Benim halimi sual edecek
olursanız, Allaha şükür ben de iyiyim. Ama malûmunuz her türlü çapariz gelir bana borda eder. Son günlerde başıma öyle şeyler geldi ki, size bir ifademi vereyim ki malûm ola, fazla kafa ütülemeden.

Bilirsiniz, bizim gemi Belkis Tahinci 1600 tonluk bir şilep. Adını bizim patronun yengesi için koymuşlarmış. Üç yıldır ekmek teknemdi, gemici olarak çalışıyordum. Sizden iyi olmasınlar, süvarisi, ikincisi efendi adamlardır, hürmette kusur etmem. Ama lostromo flamasızın biri, çevirdiği tolozlar tüm geminin pasaparolası olmuştur. Hiç sevmem herifi, hep alargada dururum. Geçenlerde durup dururken çağırdı. “Ulan yine mi alabanda yiyeceğiz” diye düşündüm. Meğerse Tahincilerin şirketinde işler poyraza çevirmiş.
“Mustafa oğlum, sana kötü bir haberim var” dedi, “işler kesatmış, tayfalara yol veriyoruz. Sana bir torpil çekeyim dedim ama elimden bir şey gelmedi. İşte tazminatın! Eşyanı topla, filika sizleri rıhtıma atacak.”

Oğlummuş, torpil çekermiş! Hadi ordan dalgıç herif, o kadar sene ketenpereye getirdin de, kapının önüne koyarken mi oğlun olduk? Tayfaya yol vermeler yalnız Tahincilerde değil, zaten bir süredir hepimizi mayna edeceklerini duyuyorduk.

Üç beş parça eşyamı topladım, filikaya atlayıp Kumkapı’da kıyıya çıktım. Ne kadar bekliyor olsam da olup bitenden feleğim şaşmıştı. “Oğlum Mustafa” dedim kendime “toriği çalıştır, yoksa cebindeki paçarozlar suyunu çeker, ya ırgatlık edersin ya da ahtapot olur kalırsın.” Hava da hiç kafama göre değil, kasvetli bir hava. Kapalı, ama yağmıyor. Mendireğin ucuna doğru yürüdüm, bir babaya oturup ayaklarımı avara ettim.

Cebimden bir sipsi çıkarıp yaktım, aklımı açar belki diye, dumanını da rüzgâra üfürdüm. Sipsiyi öttür öttür, dumanını üfür üfür bir yere varmıyor ki! Gelen giden gırgır gemilerine, alargada demirli Belkis Tahinci’ye baktıkça daldım gittim. Gerçi bir takıntım yok, iskele babası olmak gibi bir derdim de yok! Yine de işsiz ne yaparım ben? Düşündükçe abliyi kaçırdım. Abliyi kaçıran gemici ne yapar ki? Vapur olur tabii! Ben de hemen yelkenleyip vardım bizim Çaça Mahmut’un yerine. Hem bir iki tek atar hem de bir iki lâf eder, durumu kurtaracak bir dümen bulurum diye.

Çaça Mahmut eski lostromolardandır. Bir gece Kumkapı’da kafayı bulup orsapoca giderken, tokaya çıkmış bir bandırasıza bodoslamadan toslamış. “Hop hop” falan demeye kalmadan herifçioğlu da bıçağını fora edip Çaça’nın façasını açmaz mı? O olaydan sonra bir süre önüne gelenle kontra gitti, sonunda da denizi bıraktı. Şans bu ya, birgün kumarda paçarozları gargı edip de kazanınca şimdiki yerini açtı. Sanki İstanbul’un ne kadar zifosu varsa hepsi Çaça Mahmut’un yerini açmasını bekliyor! Her tür kakanoz, soluğan, dizel motor, armatör doluverdi oraya. Ondan dolayı tırakalı yerdir ama o bir kadar da lâkerda yerdir. Çaça kendisi boş vermiş denizi, ama gönül boş vermez ki! Biz gemicilerin Marko Paşa’sıdır. Benim de maruzatımı dinledi, sonra “Oğlum” dedi “aklın varsa, oturup havyar keseceğine git usta gemici sınavına gir. Yarın öbürgün işler açılır, sen de iyi bir branda bulursun.” Kaşkaval gibi görünse de, toriği çalışıyor aslında şu Çaça’nın. Gittim limana, her türlü kafa kağıdını, raporu, ıvır zıvırı topladım, sınava yazıldım.

Önce yazılıyı fora ettiler önüme. Birinci soru: babadalya neymiş? Hadi onu bildim, geçen yıl kereste yüklemiştik de öğrenmişim. İkinci soru: babafingo neymiş? Fesübhan Allah! Üçüncüsü: kampana neymiş? Ulan bu ne biçim sınav? Biz buraya usta gemici olmaya mı geldik, yoksa külhanbey ağzı öğrenmeye mi? Üç beş soru daha, yarısını biliyorum, yarısını bilemiyorum. Her neyse, bişeyler yazıp verdim. Pek ümitli değidim ama her nasılsa bir kefal tutup geçmişim. Sonra sözlüye aldılar. Bana da efendi bi zabit düştü.

Herifçioğlu çirozun teki. Çiroz olmasına çiroz ama istifi iyi, tam apiko bizim süvari gibi. Nısbî kerteriz mi, fener karakteristiği mi nedir, bir sürü karın ağrısı soruyor? Baktım bu iş öyle olacak gibi değil, “sen nasıl bu sınava girersin ulan!” diye sapartayı yiyeceğiz. Hemen “sağol baba” deyip tornistan ettim, Çaça Mahmut’un yerine doğru demir aldım.
Sanırsınız ki palamutu çekmişim, öylesine orsapoca gidiyorum. Aslında yok öyle bişey, kafam çakmış olmaktan bozuk! Sen kim, usta gemicilik kim? Boynundan büyük işlere kalkarsan ağzını poyraza açarsın işte böyle!

Tam Çaça’nın yerine varırken baktım önümde bir vardakosta, yalpa attıra attıra pupa gidiyor. “Ulan Mustafa” dedim kendime “bırak usta gemiciliği falan. Şöyle bir gacoya uskumru oldun mu, köşeyi dönersin. Bir daha sırtın yerine gelmez!” Aborda olup durum vaziyeti bir iskandil edeyim diye pergelleri açtım hemen, suyuna takıldım. Derken köşede yandan çarklı bir akıntı çağanozu peyda oldu, birbirlerine palamarı vermezler mi? Meğerse onunla buluşmaya gidiyormuş, az kalsın herifin dalgasına taş atıp yakamoz oluyormuşuz. Hemen kavanço edip Çaça’nın yerine doğru yol verdim makinaya.

Ulan Mustafa! Usta gemicilik, uskumruluk senin neyine? Otur Çaçanın bir köşesinde, bocurgat yapıp palamutunu zıkkımlan! Değil mi sayın abilerim! 

İşte durum vaziyetler böyle! Durumu siz de çakallayasınız istedim ama denizci argosunun ucunu biraz fazla laşka ettim galiba. Gerçi birçoğunu bilirsiniz zaten. Ama, ne olur ne olmaz diye şöylesine ufaraktan bir sözlük de ekleyeyim de, varsa kusurum, affola! Hepinize selâmlar eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.

Ağzı poyraza açık, gemici Mustafa.

Çaça Mahmut’un yerinde demirde durur.

Abliyi kaçırmak = ne yapacağını şaşırmak; Ağzını poyraza açmak = beklediğini, umduğunu bulamamak; Ahtapot = asalaklıkla geçinen kişi; Alabanda = azarlama; Alargada (açık deniz) durmak = uzak durmak; Akıntı çağanozu = çarpık vücutlu kişi; Apiko = çok şık giyimli; Bandırasız = serseri; Bocurgat (düşey eksenli zincir ırgatı) yapmak = burnunu karıştırmak; Bodoslama = vücudun en ön tarafı; Borda etmek = yanaşmak; Çaça (balık türü) = eski, usta gemici; Çiroz = sıska kişi; Dalgasına taş atmak = sevgilisine asılmak; Dalgıç =hırsız; Dümen = dalavere; Façasını (boş su hattı ile dolu su hattı arasında kalan bölüm) açmak = yaralamak; Feleği (omurga altına konan kızak kalası) şaşmak = büyük darbe yemek; Flamasız = kendinden her türlü şey beklenebilen kişi; Fora etmek = çıkarmak; Gargı (başaşağı) etmek = tüm parasını ortaya koymak; Havyar kesmek = boş oturmak; İskandil etmek = ağzını aramak; İskele babası = çocuklarına bakmayan baba; İstif = kılık; Kakanoz (kekamoz) = çirkin kadın; Kefal tutmak = sınavda beklemediği not almak; Kaşkaval (mauna siğili) = aptal, budala; Ketenpere = düzen, dolap; Kontra gitmek = ters davranışlarda bulunmak; Lâkerda  çok güzel şey; Orsapoca = sarhoş yürüyüşü; Paçaroz (çapariz) = kağıt para; Palamar vermek = yanaşmak; Palamut = esrarlı sigara; Pasaparola = dedikodu; Pergelleri açmak = hızlı yürümek; Poyraza çevirmek =kötüye gitmek; Pupa gitmek = dosdoğru gitmek; Saparta (tek bordadan top ateşi) = paylama; Sipsi (gemici düdüğü) = sigara; Tıraka (yükü saptırmak için selviçe) = korku; Toka (bandıra basmak) = gece hırsızlığı; Toloz (tonoz) = dalavere; Torpil = kayırma; Torik = akıl; Uskumru = jigolo; Vapur = sarhoş; Vardakosta (sahil güvenlik gemisi) = iri yapılı, alımlı kadın; Yakamoz olmak = yakayı ele vermek; Yandan çarklı = bir omzu düşük yürüyen; Yelkenlemek = aceleyle koşarak gitmek; Zifos (kuntra çubuğu) = aşağılık kişi.

Not: Meraklısı, buraya yakışmaz diye koymadığım bazı açıklamaları, Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçenin Argo Sözlüğü’nde (İstanbul: Özgür Yayınları, 1996) bulabilir.

KIRROYUM EMMME PARA BENDE....

Başlarken 3 değişik alıntı yapmak istiyorum:

1-            “Kendi yaptığın tekneden bir adaya ayak basmamak hayatın büyük anlarından birini pas geçmektir”  Arch DAVIS – Tasarımcı

2-            “Deniz temel bir romantizm gerektirir, aynı oranda hassasiyet ve ciddiyet var ise deniz sizi kabul eder...”  Ahmet KUŞCAN –Tekne yapımcısı

3-            Modern zamanlar gelip her şeyi allak bullak etmeden önce ister balıkçılık, ister gezi veya hizmet teknelerinin tümü rüzgârı yelken gücü ile kullanıyordu. Gerçekten de birbirinden ayrılmaz ikili: Çünkü bir yelken teknesinin limana giriş çıkışlarında, sıkışık bölgelerde manevra yapmak için küreğe ihtiyacı vardı. Diğer taraftan da kısıtlı ve korumalı alanlar dışında kürek tekneleri rüzgârın yardımını reddedemezlerdi.

Son yıllarda biraz da moda haline getirilen ADB Amatör Denizcilik Belgesi hazırlık kursları İstanbul- Ankara ve İzmir’de belki de yüzlerce her yaştan hevesli ve meraklı
insanı denizle buluşturdu. Çok da iyi ediyorlar. Ancak bu kurslar gerçekte “denizci” yetiştirmiyor. Denizcilik yılların üst üste deneyimlerinden oluşan, çoğu kez usta çırak ilişkisi içinde gelişen, tabii ki teorik bilgi de gerektiren bir kültür, bir yaşam biçimi. Süreli bir kursa devam edip açılan sınavda başarılı olup “denizci” olmak mümkün mü?

Eğer bu kursu başarı ile bitirip Amatör Denizci Belgesini cebine koymuş X.Bey iki buçuk metrelik yükseklikteki rıhtımdan bir ahşap teknenin içine ve farşlar üzerine atlıyorsa, Y.Hanım hafta sonu gezisine pür makyaj ve topuklu ayakkabıları ile geliyorsa, yine ADB belgesini başarı ile cebinde taşıyan D.Bey limandan ayrılıkken teknesinde bulunan usturmaçaları şenlik balonları gibi taşımaya devam ediyorsa, bu ve bunun gibi yüzlerce örnek verebileceğimiz insanların “denizci” olduklarını söyleyebilir miyiz?

Neden tekne sahibi olmaya karar vermiş insanlar henüz kürek bile çekmemiş, bir dinghy’de yelken yapmamış, kavançada batmamış, çamçakla su boşaltmamışken hemen 10 metrelik ve üstü fabrikasyon plastik bir yelken teknesini hedefler? Burada düşünülen acaba “olmuşken büyük olsun” mudur? Yoksa “küçük tekne sosyal sınıfıma uygun olmaz!” mıdır?

Denizcilik dergilerinin son sayfaları, marinalar, konu ile ilgili internet siteleri birkaç yıllık satılık tekne ilanları ile dolu. Aldıkları tekneyi abrayamayan, hakkını veremeyen, yakın tanıdıkları daha büyük daha üstün tekne almış olanlar, iş bilmedikleri için bakım, onarıma servet yatırdığından bu hevesi çok pahalı bulanlar satıyorlar teknelerini.

Uzun bir zamandır internet üzerinden haberleştiğimiz orta yaşın üzerinde bir dostum fuar ziyaretine gelmişti. Amacı emekliliğinde eşi ile birlikte kullanabileceği 11–13 metre civarı bir tekne planı satın alıp kendi inşa etmekti. Fuar sırasında tasarımlardan, maliyetlerden, üretim tarzlarından uzun uzun konuştuk.

Kendisine şu soruları sordum: Neden 11–13 metre bir tekne? Bu tekne için yeterli bütçen var mı? Bu tekneyi yapacak yerin var mı? Böyle bir tekneyi yapacak deneyimin var mı? Bu tekneyi bitirecek kadar sabrın var mı? Bu tekneyi gerektiğinde tek başına kullanacak kadar deneyimin ve fiziki gücün var mı? Ve nihayet neden şimdi daha küçük bir tasarımı yapıp kendini sınamıyorsun? Bütün bu sorular arkadaşımı etkilemiş olmalı. Hayallerinden vazgeçmedi. Ama şimdi konuya daha gerçekçi bakıyor. İşe girişip de yarı yolda ilgisini ve parasını kaybetmesi halinde riskini azaltmaya karar verdi.

Yukarıda bahsettiğim kursların var olmasından memnunum. Bu kurslara devam edip başarılı olanların yüzde onu gerçekten “denizci” olsa bile ülkemiz denizciliğine önemli bir kazançtır. Hani hep deriz ya “bir tarafına deniz suyu kaçan bir daha iflah olmaz”.

Ama... Bizatihi “deniz” ve “denizcilik”, tüketim toplumu ve bu kültürün değerlerini reddeder. Yenidünya düzeninde geçerli “modayı izle – satın al – hızla ilgini kaybet – tüket – sat” mantığı denizde geçerli olamaz. Eğer denize, denizciliğe ve teknelere böyle bakarsak bu bakış bize bir birikim kazandırmayacak ve bir kültür oluşmayacaktır.

Her ne boyda olursa olsun teknesinin verniklerini kendi zımparalayıp yenilemeyen, yıllık zehirlisini kendi atmayan, ufak tefek mekanik işlerin üstesinden gelemeyen, her seferden sonra teknesini yıkamayan, bayrağı eskidiğinde değiştirmeyen, özetle teknesine sadece bir boş zaman değerlendirme, sosyal statüsüne perçin, tatil aracı olarak bakanların sahip oldukları tekneleri hak ettiklerine inanmıyorum. “Deniz temel bir romantizm gerektirir, aynı oranda hassasiyet ve ciddiyet var ise deniz sizi kabul eder...” 

Deniz kültüründen bahis açılmışken şu noktanın da altını çizmek gerektiğine inanıyorum. Pazara sunulan fabrikasyon tekneler her zaman “en iyi” - “en güzel” “en verimli” olanlar değildir. Binlerce yıllık deniz kültürü sadece onlar tarafından temsil edilmezler.

Alıcılar biraz merak edip araştırsalar çok daha estetik, kendilerini ve kişiliklerini de yansıta cak, kullanırken çok daha rahat edecekleri, daha düşük bütçeli ve muhtemelen çok daha keyifli, hatta daha da denizci teknelere ulaşabilirler.

Günümüzde kullanılan modern yapım malzemeleri elyaf ve epoksi kaplanmış teknelerin ömürleri polyester kadar uzundur. Üstelik ahşabın sıcaklığından da feragat edilmez. İsteklere uygun doğru bir tasarım, kendini kasmadan, iğne üzerinde korkarak denize çıkılmayacak, “işte benim teknem” denilebilecek pek çok tekne gerçek sahiplerini ille bir yerlerde bekliyordur.

İster kendiniz inşa edin ister satın alın ama ille de içinize sinen “sizin teknenize” sahip olun. Tembellik etmeden teknenizi hayatınızın içine kabul edin. Bozulduğunda, sakatlandığında onu “servise sokmak” yerine kendiniz tedavi edin. Okşayın ve içinize sindirin. Teknenize ve denize saygı duyun. Daha büyük, daha güçlü, daha modern ile denize savaş açmayın. Onu anlamaya, gücünü kullanmaya, birlikte var olmaya çabalayın. Size sunulanlardan çok daha fazla  “siz” olan kayıklar olduğunu asla unutmayın.

ŞEHİR

Bir şehir bu kadar mı güzel anlatılır?

Hikaye edilen dönem 1651..........

“Uzak ve yakın memleketlerden, kokuları kokulara, hikâyeleri hikâyelere, aşkları ayrılıklara karıştırmak üzere yola çıkan, fırtınalara, korsanlara, salgın hastalıklara, girdaplara ve daha nice badireye göğüs geren inatçı, azimli, renkli gemiler yanaşırdı şehrin kıyılarına. İçlerinden hiçbiri eli boş gelmezdi buraya. Denizin hırçın sularında bir ceviz kabuğu gibi bata çıka seyir eden en yoksul, en derbeder gemi bile bir ikramda bulunurdu muhakkak. Tadımlık da olsa. Gemilerin getirdiği her şey şehrin kabulüydü. Oburdu şehir, meraklıydı. Sakinlerinin aksine kadere inanmazdı.

İki yakası vardı şehrin: İki yakası asla bir araya gelmezdi. Sanki biri çıkıp şebrenk bir kumaşı boydan boya yırtmış, ikiye ayırmıştı d, o kocaman yırtık bir daha dikiş tutmamış, iflah olmamıştı. Neler neler yapılmamıştı ki iki yakayı kavuşturmak için… Fakat şehir inat etmiş, altın sırmalarla, pırlanta bezeli yüksüklerle, kristal iğnelerle kapısını çalana yüz vermemişti. Nice sonra, gözüpek bir terzi, makasını gökyüzüne uzatmış ve bir hamlede, masmavi semadan kocaman bir parça kesip onunla yamamıştı o sebrenk kumaşı. İşte o vakit, şehrin iki yakası bir daha hiç kavuşmamacasına ayrı düşmüştü. İki yakanın arasına deniz girmişti. Terziye gelince, kaş yapayım derken göz çıkarttığını fark ettiği an, inc eve çalak vücudunu o şebrenk kumaşın soğuk ellerine bırakıvermişti. Bir dal çıtırtısı çıkmıştı kırılan boynundan ve tek damla yaş süzülmemişti açık kalan gözlerinden.”


“Şebrenk” herhalde düğün rengi anlamında …..Şeb-i Arûs: Düğün gecesi.

Elif ŞAFAK
Şehrin Aynaları

BİR DÜŞÜNÜN......

Yaşamımın hiç bir döneminde Osmanlı aşığı olmadım, geçmiş bir tarihle çok da gururlanmadım. Ama okuyup öğrenmeyi tercih ettim.

" Büyük entelektüeldi. Arapça ve Farsça’nın yanı sıra, o tarafı pek bilinmez, İtalyanca ve Rumca bilirdi. Felsefeye meraklıydı. Milattan önceye ait Yunanca elyazmaları okurdu. Filozofları etrafına toplar, Peripatosçuların, Stoacıların ilkelerini, Platon’u, Aristoteles’i tartışırdı. Coğrafyaya düşkündü. Batlamyus olarak tanınan Claudios Ptolemaios’un Geographia’sını incelerdi. Geographia’da bölük pörçük yer alan haritaları bütün haline getirtip yayınlattı. Akdeniz, Ege ve Adriyatik’in girintilerini çıkıntılarını, derinliklerini adalarını, adeta avucunun içi gibi bilirdi. Astronomiyle ilgiliydi. Özellikle, Almagest’in Latince çevirisine... Efsane astronom Ali Kuşçu’nun taa 1438’de hazırladığı yıldız kataloglarını, matematik teorilerini yutardı. Bizans’a ait kitapların koleksiyonunu yapardı. Ayasofya’ya dair neredeyse yazılmış tüm orijinal eserleri biriktirmişti. İstanbul’un Konstantinopolis dönemine ait en eski şehir haritası, ondaydı. Büyük İskender’in biyografisi Anabasis’in kopyası kütüphanesindeydi. Ve, Homeros’un İlyada’sı... Hatta, İlyada’dan o kadar etkilendi ki, kalkıp Truva’ya gitti. Kalıntıları gezdi. Akhileus’un ve Hektor’un mezarları hakkında bilgi aldı. Kahramanlıklarını saygıyla andı. Truva’nın konumunu, denizle-karayla ilişkisinin stratejik yararını inceledi. İstanbul’un fethini Truva’nın rövanşı olarak görürdü. Tıpkı, Mustafa Kemal gibi... Atatürk de, 9 Eylül’de “Hektor’un öcünü aldık” demişti. Neyse... Hobileri vardı. Denizi çok severdi. Balıkçılık üzerine yazılmış belki de en eski kitap, Halieutika’yı okurdu. Hipokrat’ı, lir sanatını, hayvanların özelliklerini, değerli taşlar üzerine derlemeleri elinden düşürmezdi. Kültür adamıydı. Sanatçı hamisiydi. Edebiyatçılara kol kanat gererdi, ödüllendirirdi. Şairdi. Takma isimle şiirler yazardı. Mimariyi önemserdi. Evlerini Alla Turchesca, İran, Karaman, Alla Greca tarzında inşa ettirmişti. Din, millet ayırmazdı. Galata’daki San Pietro kilisesine gidip, ayin bile izlerdi. Yahudi, Rum fark etmez, ustalıklarıyla dostluk kurardı. İtalyan ekolünü beğenirdi. Portresini de İtalyan ressama yaptırdı zaten... Hatta biz sahip çıkmadığımız için, en ünlü portresi şu anda, Londra’da Victoria Albert Müzesi’nde sergileniyor. Aslında, National Gallery’de olduğunu yazarlar ama, değil... Üzerinde resmi bulunan madalyonlarla beraber sergilensin diye, Victoria Albert’e getirildi. "



















Kim mi?

Fatih Sultan Mehmet

Fatih Camiinde yatıyor.

NEDEN KLASİK TEKNELER?

Yaşadığı dönemin dünyasına nam salmış büyük amiralleri, donanmanın kullandığı irili ufaklı gemileri, araştırmacıların bize aktardığı işlevlerini, mürettebat sayılarını, top adetlerini, donanımlarını, kazanılan deniz zaferlerini merak edip araştıran ve okuyanlar bilebilirler.

Peki, çağlar boyunca deniz kenarında yaşayan, balıkçılık ve taşımacılık ile hayatlarını sürdüren toplulukların yerel denizcilik folkloru neden hiçbir araştırmaya konu edilmemiştir?
Çağlar boyunca kullanılan tekneler, zamanın ve gereksinimlerin zorlaması ile değişime uğrayan tekneler, sahil balıkçılığında kullanılanlarla, açık denizde kullanılan farklı tekneler, o insanların yaşam biçimleri, örf ve adetleri neden inceleme konusu yapılmamıştır?

Kulaktan dolma da olsa bir zamanlar Anadolu’nun Karadeniz limanlarından Rusya’nın Odessa limanına tuz götürüp buğday getiren, İmparatorluğun en şaşalı zamanlarında Tuna nehrinde taşımacılık yapan o inanılmaz kol gücüne, rüzgârın insafı ile yürütülen tekneleri neden merak etmeyiz? Osmanlının Tuna İnce Donanması diye bilinen ve genel olarak donanmanın büyük bölümünü oluşturan düz tabanlı yüksek tonajlı tekneleri kaç kişi araştırıp yayımlamıştır?

Veya Gelibolu’da Karamürsel’de inşa edilip toplanıp İstanbul’u fethe gelen, karadan yürütülen Osmanlı donanması teknelerini tanıyor muyuz?

Özetle donanma tarihi kadar sivil denizcilik de tarihi mirasımızdır ve inanıyorum ki araştırılmaya ve yaşatılmaya değer bir tarihtir. Batı ile aramızdaki en önemli farklardan biri de budur zaten. Onlar geçmişlerine sahip çıkarlar. Biz ise unutmayı tercih ederiz. Dünya’da hemen hemen her denizci ülkede “replika”lar, tıpkı yapımlar inşa edilir ve bu konuya çok önem verilir.

Gidebildiğimiz kadar eskiye uzanıp, eldeki bütün dokümanları, kartpostalları, resimleri, gravürleri, yazılı anıları kullanarak sahillerimizde kullanılmış deniz araçlarını yeniden yaratıp, replikalarını inşa edip modern günlük hayatımız içinde toplumsal hafızalarımızı tazelemeli, gelecek kuşaklara geçmiş günleri öğretebilmeliyiz.

Öte yandan deniz insanları Dünya’nın her köşesinde aynı deniz dilini konuşan, aynı veya benzer çileler içinde ömürlerini tüketen, rüzgâr ve tuzun, rutubet ve güneşin bedenlerini kavurduğu, fırtınaların ve kuzey rüzgârlarının ruhlarına korku saldığı, küçücük tekneler içinde hurafelerin kol gezdiği, kaderlerine boyun eğen birbirine benzer insanlardır. Onlar “deniz insanlarıdır”.Onların yerkürenin o köşesinde veya burasında kullandıkları deniz araçlarını tanımak ve tanıtmanın da ilgiye değer olduğuna inanıyorum.

Ülkemizde bir denizcilik tarihi vardır. Araştırmacıları bekliyor. Ancak konuya ilgi duyan finansörlerin, sponsorların da desteği gerekiyor. Sadece araştırma gruplarına destek değil ferdi araştırmalara ve imalatlara da destek gerekiyor. Bu işler biraz da canlı müze gibi yürümeli. Yeni tekneler yapılmalı, korumaya alınmalı, Deniz ve Tarih Şenlikleri düzenlenmeli, çocuklar ve gençler özendirilmeli, değişik konu başlıklarında eğitim verilmelidir.

Taştan evler, camiler kervansaraylar, anıtlar asırlarca ayakta kalsa da ahşap teknelerin görece olarak çok daha kısa bir ömürleri vardır. Yelkenli iş tekneleri 20. yüzyılın ilk yarısında yavaş yavaş kayboldular ve motorize edilip ayakta kalabilen çok azı bize geçmişin tanıklığını yapıyor. Diğer taraftan halen yaşayan bir kaç örnek de geçmiş devasa tarihin sadece deforme olmuş veya değişime uğramış örnekleridir.

Tarihi mirası korumanın tek yolu azami özgünlük ile yeniden yapımlardır. Bazen, çağdaş bazı mimarların tarihi mirası korumak adına yeniden çizdikleri rölöveler var. Ama çoğu zaman bu tekneleri yeniden inşa ederken ve donanımlarını oluştururken eski fotoğraflardan, kartpostal lardan, resim ve gravürlerden, tersanelerin yarım kabuk maketlerinden yararlanmak gerekiyor. Tabii marangozluk işçiliğinin de bilinmesi gerekirken, sonradan, yöresel olarak yapılan tadilat ve motor uygulamaları ile özgünlüklerini kaybetmiş oluyorlar.

Böyle bir görevde deniz mimarı elindeki tüm tarihi verileri sentezleyip kullanmak durumun dadır. Çünkü görevi yeniden yaratmak değil var olan ne ise mümkün olduğunca aslına uygun yeniden üretmektir. Bir başka deyişle « replika » tıpkı yapım denilen teknenin amacı, geçmişte kullanıldığı liman ve sahillerde boy gösterdiğinde yerel denizcilerin hafızalarını rahatsız etmemelidir. Yine de elimizdeki çağdaş ölçüm olanakları ve bilgi birikimi bize « iyi tekneler » yapma olanağı veriyor.

Sanılanın aksine iyi donatılmış geleneksel tekneler çoğu zaman yollu teknelerdir. Böyle bir teknenin dümeninde modern plastik kurvaziyerleri geride bıraktığında ekibinin ağzı açık bakakaldıklarına şahit oldum. İşte bir deniz mimarının yaşayabileceği en büyük gurur budur.
Başarının en temel koşulu iyi bir form planı ve iyi bir arma bilgisidir. Ama bunlar yetmiyor. 

Özgünlük, en küçük ayrıntıların günümüz güvenlik ve bakım koşullarına uygunluğu ile harmanlanmalıdır. Ama biraz tahayyül gücü ile bunun üstesinden gelmek mümkündür. Motor zorlayıcı bir etmendir. Oysa bir kaç tonu geçen teknelerde çağımızın zamana verdiği önem bakımından motor vazgeçilmez oluyor. Her zaman gücü asgaride tutmak konusunda ısrarcı oldum. Gerçekten yelken için tasarlanmamış bir karinada kocaman üç kanatlı bir pervane yelken seyrinde ölümcül derecede yavaşlatıcı olabilir. Bu nedenle çoğu zaman biraz da küçümseyici anlam yüklenen, yürümeyen tekne için kullanılan « eski donanım » lafını kullanmaktan hoşlanmıyorum.

Tuzlada inşa ettiğimiz iki kız kardeş Blue Moon’ların tasarım tarihi 1946 yılıdır. İlk tekne Norveç’te Arendal tersanesinde bugünkü bir dıştan takma motor bedeline eşdeğer bir bedele inşa edilmiştir. Ataları İngiliz Falmouth Quay Punt balıkçı tekneleridir. Tasarımcısı öok yakın bir zamanda kaybettiğimiz Annapoliste yaaşamış Thomas Gillmer 1950–1975li yılların en önemli tasarımcılarındandır.

İstanbul’da göz bebeğimiz Neptün ve ABD’nin göz bebeği Pride of Baltimorun da babası.
54 yaşındaki ilk Blue Moon halen ABD’DE denizde duruyor ve tamir edilmeyi bekliyor. 1954ten günümüze pek çok hayranı Blue Moon inşa edip denizlerde ve okyanuslarda dolaşmış. Geçen yıl Avustralya Brisban’da “Indian Sundancer” denize indi. New York-Main de bir başkası Atlantic Challenge tersanelerinde “Time” müşteriye yapıldı. Biz de 2008 Mayıs ayı sonunda iki kız kardeşi denize indirdik ve birini Yunanistan’a yolcu ettik. CE belgemiz (B) kategori – Açık denizdir.

ABD ve Avrupa’da birkaç yıldır modern malzemelerin kullanılması ile bakım masrafları asgariye düşen klasik ahşap teknelere yeniden büyük bir talep doğmaya başladı. Dünya marinalarında boy gösteren klasik ahşap tekneler sahiplerinin gururu ve bayrağını taşıdıkları ülkelerin gözbebekleridir.

Her yıl Fransa’da Brest-Douarnenez - İngilterede Old Gaffers Parade gibi Dünyanın bütün klasik ahşap teknelerinin bir araya geldiği organizasyonlar düzenleniyor.
 ./-------------------------------------------------------------------------/.
Günümüzde klasik olarak nitelediğimiz teknelerin hemen tamamı yapıldıkları ve yaşadıkları dönemlerde “iş tekneleri” olarak denizlerde boy gösterdiler. Var oluş amaçları doğrultusunda denizcilik nitelikleri yüksek, deniz tutuşları mükemmel, avlarını hızla pazara yetiştirmek, kılavuz hizmeti kapabilmek, uzak mesafelere ulaşabilmek ve geri dönmek amacı ile de hızlıydılar.

Gerek Akdeniz havzasında, gerek Karadeniz’de ve gerekse açık Atlantik’te dayanıklı olmaları ve değişken rüzgâr ve ansızın çıkan fırtınalara göğüs germek durumdaydılar. Her havada yol alabilmeleri amacı ile bol yelkenli ve çok direkli tasarlanmışlardı.

İşte bu geleneksel “iş tekneleri” 20.yy başından itibaren “zenginlerin” ilgisini çekerek, yeniden tasarlanarak “özel gezi ve yarış” teknelerine dönüşmeye başladılar. Yelken alanları gerek bastonlar ve gerekse direk sayısı arttırılarak yükseldikçe armalar kısaldı. Buna karşın rüzgâr gücüne göre tekneye yol aldıracak trim alternatifleri çoğaldı.

Son 40–50 yıldır uzun deniz yolculuklarına çıkanlar genel olarak tam omurgalı, çok yelkenli tekneleri tercih ediyorlar. Ahşap teknelerin tercih edilme nedenleri arasında en önemlileri ağır deplasmanlarından dolayı seyir konforu, doğal iklimlendirmeleri, ahşabın sıcaklığı, sıradanlıktan uzaklaşma, kişiye özel iç ve dış tasarım alternatiflerinin çokluğu, geleneksele bağlılık ve kaybolmasını önleme arzusu gibi sıralanabilir.

Günümüzde üretilen ve bütün dünyayı saran polyester tekneler ise bambaşka bir kulvarda yol alıyorlar. Denize ulaşmak isteyenler modern tekneleri “ev konforunu” sağladıkları, sarma yelken sistemleri ile kullanım kolaylıkları, bir şehir efsanesi olan “bakım kolaylığı”, satın almada krediler kolaylığı, ikinci el pazarının hareketli olması açısından tercih ediyorlar. Diğer taraftan da zaten büyük denizlere çıkmadan yapılan gezilere uygunlukları da bu tekneleri cazip kılıyor.

Avrupa, Amerika ve Avusturalya’da geleneksel ahşap ve klasik armalı tekneler 1980’li yıllardan itibaren yeniden revaçta olmaya başladı. Her yıl düzenlenen çok sayıda deniz şenliklerinde bir araya gelip gururlanıyorlar.

Her boy ve çeşit polyester teknelerin pıtrak gibi denizleri doldurması ülkelerin geleneksel küçük tersanecilik sektörüne çok büyük sekte vurdu. Bu konudaki zanaat erbabı iş yapamaz hale geldi. Akdeniz çanağındaki ülkelerde ahşap tekne yapım zanaatı nerdeyse kaybolmak üzere. O nedenle de AB bu sektörü canlandırmak, tarihi mirası korumak adına maddi destekler veriyor.


Teknoloji ilerledikçe geleneksel kayboluyor. Oysa tarihi mirası korumak ve gelecek nesillere devretmek de en az teknolojik gelişim kadar önemli bir kavram olmalıdır.

1 Şubat 2014 Cumartesi

İNŞA DEVAM EDİYOR.

Sevgili Ahmet (Kuşcan) boş durmuyor, milletin "Eeeee? Hani nerde bu tekne?" diye serzenişte bulunduğu zamanların acısını çıkartırcasına hergün 1-2 tahta daha yerini buluyor. 


Ionia'ya başladığımızı cümle âleme muştuladığımızda hiç de azımsanmayacak sayıda dost arkadaş burun kıvırmış, "Bodrum dururken tırhandil hiç İzmir'de yapılır mıymış?" laf atmışlardı. 


Bazı aklı evvel çok bilmişler el parmak tırnaklarını bitirip ayak parmaklarına başlamış teknenin en iyi ihtimalle suya inişini  "Allah'ın izni ile 2023 tarihi olarak" öngörmüşlerdi.

Ortaya çıkanın fotoğrafları yukarıda. Herkeşler(!) iyice baksın. 
Biz eminiz ki tekne bitip de suya indiğinde kimler ne kazanlar fokurdatacaklar ne kazanlar!!

Ama biz zaten, çok iddalı bir projeye can verdiğimizi taa işin başından âyan etmiştik.

Ellerin dert görmesin Ahmet.